“Zihinsel Arazi Temizliği”

“Zihinsel Arazi Temizliği”

Kıbrıslı Türklerin güçlü bir özne olabilmeleri ve içine sürüklendikleri krizi atlatabilmeleri için bir yandan Türkiye’ye “Dur, Kıbrıs Benim Yurdumdur!”, diğer yandan Kıbrıslı Rumlara “Dur, Ben Kıbrıs Cumhuriyeti Devletinin Kurucu Ortağıyım!” demesi gerekiyor.

Bu mücadelenin diğer ayağında da, AB’ye “Ben Avrupa Yurttaşıyım” diye seslenmek var ve bu sesi, siyasal performansın merkezine yerleştirmek…


Hannah Arendt’in “Zihinsel Arazi Temizliği” dediği olay, Kıbrıs Türk toplumunun muhalif güçlerinin iştigal etmesi gereken bir olgudur. Ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz, hangi değer yargılarıyla hareket ediyoruz… Bunları sorunsallaştırmak şarttır.

Çünkü yine Hannah Arendt’in dediği gibi, düşünme ve sorgulama, insanların kök salmasının yoludur. Sadece bir varlık biçimi olmaktan farklı olarak, kişilik (karakter) adını verdiğimiz şey,  düşünmenin yol açtığı kök salma sürecinden kaynaklanır.

Düşünenler, ki burada düşünme eylemle iç içedir, hiç kimse olmaktan çıkarak kişi olurlar, özne olurlar…

Ben burada böyle bir düşünme egzersizi yapmak istiyorum.

1974 ve sonrasında Kıbrıs Türk siyasi yaşamının geçtiği aşamaların bilincimize nasıl yansıdığını veya bilincimizin siyasi gelişmeleri nasıl yönlendirdiğini Hegel’in Özbilinç kuramını dünyevileştirerek özetlemeye çalışacağım.

Mutsuz Bilinç

Mutsuz Bilinç kuramını Hegel bilincin serüvenini ve çeşitli aşamalarını incelediği Tinin Fenomenolojisi’nin “Özbilincin Özgürlüğü” bölümünde geliştirir. Buna göre, toplumlar/bireyler, en rasyonel aşama olan özgür özbilinç aşamasına ulaşana kadar, çeşitli aşamalardan geçerler.

Hegel bu aşamaları Stoacı, Şüpheci ve Mutsuz Bilinç olarak adlandırır.

Birinci aşamada, bilinç Stoacı bir biçimde tefekkür dünyasındadır. Kafasındaki şeyi, gerçek dünya zanneder. Hayalini, tahayyülünü gerçeğin yerine koyar. 

Bu aşamada bilinç, gerçek dünyanın kendisini bilince nasıl yansıtıp dayattığından bağımsızdır. Yani, dünyanın yansıma biçimi, bilinci etkilemez.

Bilinç gerçek dünyaya kördür.

Stoacı bilincin belirleyicisi kendi yönelimidir. Dünyasızlığa, kayıtsızlığa veya gerçek dünyadan geri çekilmeye dayanır. Burada bilinç, kendini özgür bilinç sanarak kendisini, kendi düşündüğü gibi, dünyaya dayatmak ister.

Dünyayı kendisi zanneder.

Kıbrıs Türk Sağının Stoacı Bilinç aşamasında kaldığını söyleyebiliriz. Kafasındaki şeyi gerçeklik zanneder veya gerçekliği hiç önemsemez. İçinde yaşadığı gerçek dünyanın farkında değildir. 1974-Düzenini nasıl hayal ediyorsa onu gerçek sayar.

Bilincin serüveninin ikinci aşamasında Şüpheci Bilinç ortaya çıkar. Yani, bilinç dünyaya şüpheci gözlerle bakmaya başlar. Kendi dünyasına karşı olumsuz bir duruş sergiler. Fakat henüz özgürleşemediği için, hoşlanmadığı veya huzur bozucu dünyevi verileri tespit ettiği halde, onları halının altına atma, saklama, görmezden gelme eğilimine kapılır.

Bu durum, yani karşılaştığı hoşnutsuzlukları gerçekte önemsiz olduğunu düşünmesi, kendi içinde çelişki yaratır. Çünkü var olan her şey, gerçekte vardır ve bunları deneyimlemiş bulunuyor. Bu yüzden, bunları bilincinizden silemez, yok sayamaz.

Fakat yanılsamada ısrar etmek ister. Gerçekliğe uzak anlamlar arar.

Ama gerçeklik, yani, gerçek dünya bu arayışı gölgeler. Deneyimlenen gerçek dünya, Şüpheci bilinç taşıyıcısının ait olduğu dünyadır ve bu yüzden Şüpheci Bilinç, bu gerçeği hem yadsır hem de deneyimler.

Şüpheci bilinç, huzursuzluk/imkansızlık dolu gerçek dünyadan kaçmaya çalışır ama onu deneyimlediği, ona yakalandığı için bir yere gidemez ve Mutsuz Bilince dönüşür.

Bu bilinç aşaması Sağın bazı çevrelerinde yaygındır. (“Biz de farkındayız olup-biteni” derler ama “bir şey yapamayız” diye de devam ederler.)

Üçüncü aşamada bilinç artık gerçek dünyayı ve o dünyadaki kendi konumunu  fark etmiştir ve bu yüzden mutsuz bilinçtir.

Bu bilinç türü, mikro-milliyetçi Kıbrıslı Türklerde kuvvetlidir. “Evimizin İçini Temizleyelim” derken, gerçek dünyanın buna cevaz vermediğini fark etmişlerdir.

Benzer bir şekilde Sol’un bazı kesimlerinde de Mutsuz Bilinç baskındır…

Mutsuz bilinç, yanılsamadan tamamen arınmış değildir. Gerçek dünyayı ve onun içinde kendi gerçek konumunu fark etmiştir. Fakat Özgür Özbilinç aşamasına geçemediği için yalpalamaya, MIŞ-GİBİ yapmaya başlar.

Bir yandan hakikatin farkındadır, diğer yandan da hala bir yanılsama içindedir. Özneyi öğüten yapı karşısında, Adorno’nun deyişiyle, “naifçe ve narsis bir yaklaşımla coşkulu canlılık kanatlarıyla” çırpınır. “Yapacağız, edeceğiz” der ama aslında birer cesettirler…

Gerçekliğin deneyiminin sonuçlarını bütünüyle kabul etmeden ortada “coşkulu bir canlılık” varsa, ortada çok ciddi bir kriz var demektir.  Bu, anlam ve özne krizidir…

Dördüncü aşamada Özgür Özbilinç, mutsuzluğun, özne olamamanın tamamıyla farkına varır ve yanılsamalardan uyanıp harekete geçer.

Hakikati görebilecek doğru yargı gücüne kavuşur ve bunu eyleme dönüştürecek bir iradeyle kendini mücadeleye atar. Hem kendisini hem de dünyasını değiştirecek olan bu mücadele, bir Tanınma Mücadelesidir.

Tanınma Mücadelesi

Hegel’i dünyevilştirerek söylersek, Mutsuz Bilinç, insanın bir yandan bağımlı olması, diğer yandan da eşit olarak tanınma talebi arasında sıkışmış olmasından doğar ve buradan çıkış, Tanınma Mücadelesiyle mümkündür.

Hegel’in dilinde bu sembolik bir ifadeyle “Efendi-Köle diyalektiği” olarak anlatılır.

Biz buna, Kıbrıslı Türklerin bağlamında özneyi yok sayan Otorite veya özneyi öğüten Otorite karşısında Kıbrıslı Türklerin tanınma mücadelesi diyeceğiz.

Çünkü eşit özne olarak tanınma/onanma gereksinimi duyan Kıbrıs Türk toplumunun reddedilişi söz konusudur.

Bu mücadele iki “efendiye” karşı bir mücadeledir: Kıbrıs’ta devleti tek başına yöneten ve bunun sonucunda Kıbrıslı Türklerin devletsiz  kalmasında önemli sorumluluk payı olan Kıbrıslı Rumlar ile, Kıbrıs’ın kuzeyinin kanla kazanılmış kendine ait topraklar olduğunu düşünen ve her şeye hükmeden Otoritenin sahibi Türkiye Cumhuriyeti…

Son derece yaşamsal olan bu soruna, yani Kıbrıslı Türklerin devletsiz kalışına çözüm bulmak için, anavatan milliyetçileri ile devlet iktidarını Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istemeyen Kıbrıslı Rum elitlerle mücadele etmek kaçınılmazdır.

Öte yandan, hayatın bütün alanlarına hükmeden Türkiye karşısında Kıbrıslı Türklerin kendi iradelerine sahip çıkmaları şarttır. (Bir hatırlatma, Hegel’de Tanınma uğruna mücadele eden, büyük riskler alma cesaretine de sahip olmalıdır.)

Bu, Kıbrıslı Türklerin somut bağlamında idare etmeyi, mış gibi yapmayı bırakıp, irade sahibi özne olma mücadelesidir ki, bu mücadele, aynı zamanda bir haysiyet mücadelesidir.

Unutulmamalıdır ki, günümüzün demokrasilerinde bütün haklar haysiyet hakkından türerler. Haysiyetini kaybetmiş bireylerle toplumlar “Kayıp Özne” olmaktan kurtulamazlar…

Özne Olmanın Üç Tarz-ı Siyaseti

Kıbrıslı Türklerin güçlü bir özne olabilmeleri ve içine sürüklendikleri krizi atlatabilmeleri için bir yandan Türkiye’ye “Dur, Kıbrıs Benim Yurdumdur!”, diğer yandan Kıbrıslı Rumlara “Dur, Ben Kıbrıs Cumhuriyeti Devletinin Kurucu Ortağıyım!” demesi gerekiyor.

Bu mücadelenin diğer ayağında da, AB’ye “Ben Avrupa Yurttaşıyım” diye seslenmek var ve bu sesi, siyasal performansın merkezine yerleştirmek…

Yukarıda saydığı alanlarda yapılacak Tanınma Mücadelesi, Kıbrıslı Türklerin İdare Ederken aslında İdare Edilen bir toplum olmaktan kurtulmaları için elzemdir.

Bu mücadele, aynı zamanda Mutsuz Bilinçten kurtulup Özgür Özbilince kavuşma mücadelesidir…

Kaynak: ​​​​​​​“Zihinsel Arazi Temizliği” – Niyazi Kızılyürek

LEAVE A COMMENT

Your email address will not be published. Required fields are marked *