Tatil Notları

Tatil Notları

Yaz tatiline Poli kasabasına yakın, Aşağı Akortalya köyünde başladım. Eskiden fakir bir köy olan Akortalya şimdi pırıl pırıl bir yer olmuş. Taştan evleri ve temiz sokaklarıyla Avrupa’nın bakımlı bir orta çağ köyünü andırıyor.

Aslen oralı olan ve tatilini köyde geçiren arkadaşım Takis’e uğradığım. Takis, baba evini alıp yenilemiş. Eskiden hem ev hem de ağıl olarak kullanılan bu mekanı şirin bir tatil evi yapmış. Çocukluğunu anlatırken, hayvanlarla aynı yerde yattığından söz etmesi beni şaşırtmadı. Nasıl olsa, bizim kuşak “fakir Kıbrıs’ın” son kuşağı idi. Çoğumuz fakir köy evlerinde doğmuştuk ama büyüdükçe “zenginleşen Kıbrıs’ın” nimetlerini de tatmaya başlamıştık.

1974 sonrasında Kıbrıslı Rumlar başka, Kıbrıslı Türkler başka mecralardan geçerek “zenginleştiler.” Artık eski, fakir baba evlerini yazlık ev olarak kullanmak için tamir edebiliyorlar.

Takis “bak, bu ebemdir” diyerek elindeki fotoğrafı uzattı. Büyük bir özenle büyütüp çerçevelettiği fotoğrafta beyaz kıyafetler içinde esmer, güzel bir kadın… “Ebem Raziye” dedi.

Raziye, komşu Tera köyündendi. 1960’ların başına kadar, Türk olsun Rum olsun, bölgedeki bütün çocuklar ilk gün ışığını Raziye Ebenin ellerinde görüyorlardı. Sonra, genç yaşında kanserden ölmüş…

Takis’in ebesinin bir Kıbrıslı Türk olması beni şaşırtmadı. “Benim ebem de Kıbrıslı Rum idi” dedim. “Dalili Liza… O da Raziye gibi, Türk ve Rum çocukların dünyaya gelmelerine yardımcı oluyordu…

Geçmiş yabancı bir ülkedir Takis…”

***

Sonra, Kıbrıs’ın nemini geride bırakarak Yunanistan’ın Pilio tepelerine kaçtım. Yaşlı çınar ağaçlarının gölgesinde, pınarlardan akan suların serinliğinde vakit geçirdim. Zaman zaman deniz kenarına inip suya girdim. Tesadüfen rastladığım Kıbrıs Rum arkadaşlarımla bir akşam “tsipouro partisi” yaptık. Hepimiz de artık ülkemizin temelli olarak bölüneceği konusunda hemfikirdik. Aramızda en iyimser olan, “yahu, ülkemiz gerçekten bölünüyor” diyerek karamsarlar kervanına o da katıldı.

Yunanistan’ı hiç böyle görmemiştim. Eskiden müşteriye hizmet etmeyi “bela” sayan garsonlar gitmiş, onların yerine kibar, hizmet etmek için kendini paralayan garsonlar gelmiş… Taksi şoförleri de öyle… Belli ki, kriz Yunanlıları daha mütevazı, daha gayretkeş yapmış…  

Bir akşam yan masada konuşulanlara kulak kabarttım ve hiç alışık olmadığım sözler işittim. Orta yaşlı iki beyefendi sohbet ediyorlardı. Eşleri ve çocukları da oradaydı ama iki adamdan başka hiç kimse konuşmuyordu. Konu, her yerde olduğu gibi, “ne olacak Yunanistan’ın hali” idi. Adamlardan biri yüksek olan sesini daha da yükselterek “artık yüzleşme zamanı gelmiştir” diyordu. “Bu hale neden düştüğümüzü açık açık konuşmalıyız ve itiraf etmeliyiz” diyordu. Benim gibi “yüzleşme” meraklısı biri için bu sözcüklerin ayrı bir önemi vardı. Sandalyemi usulca masalarına doğru yaklaştırdım ve kulak kesildim. Adam, “bak kardeşim, biz Türk’üz, Avrupalı değiliz” diyordu. “Sorunumuz bunu kabul etmemekte… Bunu kabul edersek, her şeye yeniden başlayabiliriz…”

Duyduklarıma inanmıyordum. Eskiden hiçbir Yunanlı kolay kolay “biz Avrupalı değiliz” demezdi. Hatta “gerçek Avrupalı biziz, onlar medeniyeti bizden öğrendi” derlerdi. Hele hele kendilerine birileri “Doğulu” anlamında “Türk” deseydi, mutlaka kavga çıkardı.

Belli ki, Yunanistan önemli değişiklikler geçiriyor… 

***

Adaya döndüğümde Baf havaalanı ve civar çevre yoğun nem saldırısı altındaydı. Limasol da öyle. Arabanın direksiyonunu serin olur umuduyla Malya köyüne kırdım. Hem zaten sevgili Emin Çizenel’e verilmiş sözüm vardı. Köyüne gidip duruma bakacak, sonra da oraya birlikte gidecektik. Maalesef ne kalacak yer vardı, ne de yemek yiyecek köy lokantası.

Midemden gelen uyarıları dikkate alarak Malya’ya en yakın köy olan Pahna’ya gittim. Orada açık bir köy lokantası vardı. Asmanın altındaki masalardan birinde Almanca konuşan bir grup… Oraya her yıl gidiyorlarmış…

Lokantanın sahipleri yaşlı amca ile teyze, masayı bildiğimiz Kıbrıs yemekleriyle donattılar. Çok yorgun görünüyorlardı. Servise yardımcı oldum ve “gelin, oturun sohbet edelim” dedim. “köy sosyolojisine” dair hikayeler dinledim. Köylülerinin ne kadar “kıskanç” olduğunu vs. anlattılar. Filipin’den bir yardımcı getirmişler ama “ev içi hizmet için” getirdikleri kadını, lokantada ve bahçede de çalıştırmışlar. Kıskanç köylüleri durumu ihbar edip Filipinlinin kovulmasını sağlamışlar…

Yorgun yaşlı çifte “köyünüzde Kıbrıslı Türk var mıydı” diye sordum. Aldığım yanıt beni orta çağa uçurdu: “Vardı ama Ayios Georgios onları hiç sevmedi. Bir tekme vurarak hepsini gönderdi. En son bir kişi kalmıştı, ona da tekmeyi vurup köyden uzaklaştırdı.”

Ayios Georgios’u Grivas veya Samson gibi bir zannetmeyin! Kutsal Georgios, bir Azizdir. Normal şartlarda insanlara sevgi aşılayan iyi kalpli bir Hristiyan olması gerekiyor… Fakat dinsel mitolojilerle donatılmış Kıbrıs Rum milliyetçiliğinde Kıbrıslı Türkleri kovan “milli bir kahraman” olarak algılanıyor…

***

Ertesi akşam, Limasol’da yaşayan Gürcistanlı ressam Vito’nun doğum gününü kutlamak için kendisi de ressam olan Yorgos’un evindeyiz. Davetliler arasında öğretmen Hrisi de var. Ve Hrisi halası Marulla’yı anlatıyor…

Yere bakan yürek yakan cinsinden olan (Kıbrıs Rum ağzında “hamilovlepousa” denir, yani “aşağıdan bakan”) Kserolu Marulla adada görev yapan Danimarkalı mavi bereliye aşık oluyor. Kimseye bir şey çaktırmıyor. Tek kelime İngilizce bilmiyor ama Danimarkalı askerle iyi anlaşıyor. Sonunda askerin görev süresi doluyor. Marulla için artık karar verme zamanı gelmiştir. Aşkının peşinden uzak diyarlara mı gidecek, yoksa Ksero’da ömür mü tüketecek? Ve sonunda kadınların çoğunun yapmak zorunda kaldığını o da yapıyor ve adamın peşinden gidiyor.

Ksero’lu Marulla artık Danimarka’dadır. Sıla hasreti yüreğini yakmaktadır ama artık çoluğa çocuğu karışmıştır ve alışmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Fakat yıllar geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs buram buram burnunda tütmeye devam ediyor. En çok da, ekmek ve kebap pişirdiği Kıbrıs fırınını özlüyor. Fırın hasreti dayanılmaz boyutlar ulaşınca, Kıbrıs’taki akrabalarının aklına nadide bir fikir geliyor. Kıbrıs fırınını üstü açık bir arabaya yükleyip gemiyle Yunanistan’a, oradan da kara yoluyla Danimarka’ya ulaştırıyorlar.

Fırınına kavuşan Marulla dünyanın en mutlu insanı oluyor…

***

Adayı boydan boya gezmeden tatili sonlandırmaya niyetim yoktu. Ver elini Karpaz…

Karpaz’da, Ayia Triaya köyünde yaşamını sürdüren Kıbrıslı Rumlardan yaşlı Liasis’in Hollanda’da yaşayan sanatçı kızı Dulla ile tanıştım. Dulla’dan inanılmaz hikayeler dinledim.

Kayıplar listesinde olan kardeşinin cesedi iki yıl önce bulunmuş. Yaşlı Liasis, Türkler tarafından o kadar çok seviliyormuş ki, Türk askerleri oğlunun cenaze töreni için merasim düzenlemişler. İki sıra halinde dizilen askerler, Liasis’in evinin önünde esas duruşta durmuşlar. Cenaze, Türk askerlerinin arasından geçirilip mezarlığa öyle götürülmüş…   

Bu ilginç hikayeyi yürekler acısı başka bir anlatı izliyor.

 Annesi öldüğünde yanlışlıkla Türk mezarlığına gömülmüş. Dulla bu hatayı düzeltmek için korkunç bir serüven yaşamış. Mağusa hastanesinin morgunda ölüleri tek tek gezerek annesini aramış. Görevlilerin ısrarla “işte annen budur” demelerine rağmen, Dulla gösterilen cesetlerin annesi olmadığında ısrar etmiş ve sonunda annesinin yanlışlıkla gömüldüğünü tespit etmiş. Mezarını açtırmış ve annesini köyün Hristiyan mezarlığına götürmüş… 

***

Karpaz’dan Poli’ye döndüm ve Panikos’un doğum gününü kutlamak için Pellathousa köyüne gittim. Yaklaşık otuz yıldan beri devam eden dostluğumuzun başlıca duraklarını yad ederken, tabii söz dönüp dolaşıp “Duvarımıza” geldi. Nerede tanışmıştık, “Duvarımızı” çekmeye ne zaman karar vermiştik vs. Müzik faslına geçmeden kısa bir konuşma yaparak son noktayı koydum: “Panikos kaybettiği yurt duygusunu sinemayla ikame etmeye çalışıyordu, ben ise ütopyam “Oliki Kipros” (Total Kıbrıs) ile… Bizi “Duvarımızı” çekmeye iten yurt kaybıydı… O gün bugündür o sinema, bense “Oliki Kipros” peşindeyiz. Filmler ve kitaplar birbirini izledi. Fakat yitirdiğimiz yurt duygusunu bir daha yakalayamadık. Elde var hüzün…” 

Kaynak: Tatil Notları – Niyazi Kızılyürek