İtiraf

İtiraf

O gün ülkenin bütün gazeteleri aynı duyuru ile çıkmıştı. Görsel medyada da durmadan aynı ilan okunuyordu. Yeni kurulan ‘Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’ ilk oturumunu gerçekleştirecek ve oturum bütün radyo ve televizyonlardan canlı olarak yayınlanacaktı. Daha fazla bilgi verilmediği için insanlar gün boyunca merak içinde birbirlerine aynı soruyu soruyorlardı: acaba Komisyona kimler gidecek, ilk itirafı kimler yapacaktı? Doğrusu, merak edilmeyecek gibi değildi. O ülkede işlenen cinayetler ya kahve köşelerinde ya da meyhanelerde konuşulurdu. O güne kadar hiç kimse kamuoyu önünde itirafta bulunup af dilememişti. Bu bir ilk olacaktı. Üstelik failler, katledilenlerin yakınlarının oturumda hazır bulunmasını kabul etmişlerdi. Yani, mağdurların gözlerinin içine bakarak konuşacaklardı.

Federal Adliye Sarayında özel olarak düzenlenen bir salonda gerçekleşen oturumda ilk sözü gençliğinde kasaplık yapan yaşlı bir Kıbrıslı Türk aldı. 1958 yılında bir ovada 8 Kıbrıslı Rum’un katledilmesine karışmıştı. Salonda bulunan mağdur yakınları arasında katliam sırasında kocalarını kaybeden Kıbrıslı Rum kadınlardan biri vardı. Genç yaşında dul kalan ve altı çocuğunu tek başına büyüten yaşlı kadın bir sandalyeye çökmüş, umarsız oturuyordu. Gözlerini bir noktaya sabitlemiş, etrafıyla hiç ilgilenmiyordu. Aslında, Komisyona gitmeye ve itiraf dinlemeye hiç niyeti yoktu. Hayat onu o kadar örselemiş ve hırpalamıştı ki, katillere kızmayı çoktan unutmuştu. Kendisinden af dilenmesini de anlamsız buluyordu. Çamaşırcılık yaparak tam altı çocuk büyütmüştü ve şimdi istediği tek şey huzur içinde ölmekti. Bu konuda ısrarcı olan oğlunu kıramadığı için Komisyonunun çalışmalarına katılmayı kabul etmişti. Onun için ‘hakikat’ da ‘uzlaşma’ da bir anlam ifade etmiyordu, çünkü yaralı bir geçmişten geliyordu ve gidecek bir geleceği yoktu. Oğlu bunun ülkenin geleceği için hayırlı bir şey olduğunu söylemişti, o da çıkıp gelmişti. Hepsi bu! Kendisi gibi yaşlı olan failin de aslında ‘gelecek’ diye bir derdi yoktu. Ölüme çok yaklaşmıştı ve vicdanını rahatlatmak istiyordu. Komisyon başkanının açılış sözlerinden sonra konuşmaya başladı. Ülkede herkes televizyon ve radyoların başında pür dikkat onu izliyor, onu dinliyordu: “İki kamyon içinde getirilip ovaya bırakılan Kıbrıslı Rumları görünce ‘bize meze çıktı’ diyerek motoruma atladım ve koşar adımlarla köylerine gitmekte olan Kıbrıslı Rumların önünü kestim. Tabancamla ateş ettikten sonra şaşkınlık içinde sağa sola koşuşan Rumları kovalamaya başladım. Arkadan ellerinde palalar, bıçaklar, odunlar ve küreklerle gelen Türkler de gruba hücum etmeye başladı ve sekiz kişiyi hunharca katlettik. Allah ve Komisyon huzurunda özür dilerim…”

Kıbrıslı Türk’ün itirafından sonra hakikati söyleme sırası bir Kıbrıslı Rum’a gelmişti. 1974 yazında tam 126 Kıbrıslı Türk’ü canice katleden grubun içinde o da vardı. Korkunç katliamdan sonra Manchester’a yerleşmiş ve bir lokantada et doğrayan bir kasap olarak yaşamıştı. Her zaman kan içindeydi. Vahşi katliamdan sonra övünerek çevresindekilere “hepsini temizledik” demişti. Uzun yıllar da pişmanlık filan duymamıştı. Fakat şimdi oldukça yaşlanmıştı ve “İsa’ya nasıl can vereceğim” diye düşünür, korkudan tiril tiril titriyordu. Belli ki o da kendi vicdanını rahatlatmaya gelmişti. Katledilenlerin yakınlarının yüzüne hiç bakmadan konuşmaya başladı: “önce herkesi köyün okuluna topladık. Sonra yetişkinleri esir alarak esir kampına yolladık. Köyde sadece yaşlı kadınlar, genç kızlar ve çocuklar kalmıştı. Hepsini katlederek toplu bir mezara gömdük. İsa ve Komisyon huzurunda özür dilerim…” Öldürülenlerin acılı yakınları katili hiç bir tepki göstermeden dinlemişlerdi. O an gelene kadar geçen zaman içinde o kadar çok acı çekmişler, içiten içe o kadar çok isyan etmişlerdi ki, tepki gösterecek halleri kalmamıştı. Televizyon ve radyo başındaki dinleyiciler için durum bambaşkaydı. Onların adeta kanları donmuştu. Özellikle genç kuşaklar duyduklarına inanamıyordu. O tarihe kadar sadece kendi toplumlarının mağdur olduğuna o kadar çok inandırılmışlardı ki, duydukları karşısında şaşırıp kalmışlardı. Ötekilerin hakikatlerini, acılarını dinlemek onları adeta kendilerini “baştan yaratmaya” zorluyordu.

İtiraflar tamamlanınca, ‘Hakikat ve Uzlaşma Komisyonunun başkanı hiç kimsenin beklemediği bir açıklama yaptı: “Bütün ülkeyi bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum”. Radyo, Televizyon ve bilgisayar başında oturumu dinleyenler, kentlerin merkezlerinde kurulan büyük ekranların önünde toplananlar bu vicdan çağırısına uydular ve ayağa kalkarak saygı duruşunda bulundular. Ülke tarihinde bir dönüm noktası yaşanıyordu. Düne kadar birbirlerinin acısına kayıtsız kalan ve sadece kendi kayıplarına ağlayan insanlar şimdi birbirleriyle özdeşleşiyor ve yeni bir cemaat oluşturuyordu. Oturumdan sonra itirafçı katiller ölüme biraz daha huzurlu yaklaşırken, genç nesiller de huzurlu bir gelecek kurma yolunda önemli bir imkâna kavuşmuşlardı. Evet, hakikat faillerin ruhunu arındırmak kadar, geleceğin uzlaşma ve barışını kurmak için de bir imkândır. Yeniden başlamaya ve ortak bir biz duygusu yaratmaya dönük bir imkân… Nitekim o günden sonra ülke başka bir yer olmaya doğru yol alacaktı. Canlı olarak yayınlanan Komisyon çalışmaları ilerledikçe ülkenin yakın tarihinde oluşan husumet ve hınç duyguları yerini merhamete ve karşılıklı anlayışa bakıyordu. Ülkede yeni bir hafıza, yeni bir kimlik oluşuyordu…

Kaynak: İtiraf – Niyazi Kızılyürek