“Bir Pazar!”

“Bir Pazar!”

“Bir Pazar… Bunun böyle bir Pazar olacağını kim bekliyordu…”

Sevdiğim Yunanca şarkılardan biri bu sözlerle başlıyor. Sonra da kırık dökük bir aşk hikayesinden geride kalan düş kırıklığını anlatıyor.

Pazar günleri bende öğrencilik yıllarımdan beri melankoliyle içiçedir. Hangi kayıpların beni Pazar günleri melankoliye sürüklediğini tam olarak bilmiyorum.

Öyle tahmin ediyorum ki, çocukluğumdan itibaren yaşadığım arkası kesilmeyen kayıplar beni Pazar günleri bu berbat hüzne sürüklüyor.

Öğrencilik yıllarımda keşfettiğim bu hüznü, önceleri Almanya’nın gri ve kasvetli havasına yoruyordum.

Daha sonra Kıbrıs Üniversitesi’nde çalışmaya başladığımda Pazar günleri Lefkoşa’nın tenhalığının ve ıssızlığının beni melenkoliye gark ettiğini düşünüyordum. Bir de yasaklı hayatımın…

Pazar günleri aileler bir araya gelir, birlikte vakit geçiriyordu. Benim ailem benden on adım ötede olmasına rağmen görüşemiyorduk. Tel örgüler ve tel örgülü zihniyetler buna müsade etmiyordu. Bazı Pazarlar Pile köyünde bir araya gelirdik. Fakat bu biraraya gelişler hüzün ve melankoli doğururdu. Harnıp ağaçlarının altına serdiğimiz peçetelere piknik çantalarımızı koyar koymaz sivil polislerin bakışlarıyla karşı karşıya gelirdik. Sonra, iki ayrı arabada, iki ayrı istikamete hareket eder, ayrılırdık. Güneye ve Kuzeye…

Aslında bu coğrafyada kayıplarım ada Güney ve Kuzey olarak ikiye ayrılmadan on yıl önce başlar. Dört yaşındayken doğduğum evi ve yeri terk ederek göçmenliğin sefaletiyle tanıştım. Bu mekan kaybı hiçbir zaman tam olarak telafi edilmedi.

1974 sonrasına başka bir mekana taşındığımızda, oralarda başkalarının kayıplarıyla karşılaştım. Bazen duvarda bir resimde, artık mutluluğunu kaybetmiş insanların güzel günlerinden kalan hatıranın çağırışımları, bazen de üzerinde yürüdüğüm toprağa akıtılmış benim olmayan alın terinin kokusu içimi burkuyordu.

Bir türlü mekanlaşamadım…

Sonra, daha tanışma ve ısınma fırsatını bulmadığım bu mekanın süratle başka renklere ve kokulara bürünmesi, üzerinde birilerinin tank gezdirmesi, orasını bana bütünüyle yabancılaştırdı.

Sonra, gemilerden inen üniformalı üniformasız adamların mekanı iç etmesi ve “benim” diyebileceğim insanların büyük çoğunluğunun öylece bakakalması, kayıplarımı daha da artırdı.

Mekanla beraber insanları da kaybetmeye başladım.

Zaman içinde daha iyi anladım, neden kendimi hava alanlarında, hotellerde, kısacası, anonim yerlerde daha iyi hissettiğimi.

Ve Pazar günleri melankoliye neden yenildiğimi…

Coğrafyasız ve cemaatsiz kalmakla karşı karşıya kalmışlığımdanmış…

Neyse…

Gelin şarkıya dönelim: “Bir Pazar… Bunun böyle bir Pazar olacağını kim bekliyordu…”

Şarkı, kaybolan bir aşka yakılmış bir ağıttır.

Umarım, bu Pazar kaybolan yurda yakılmış ağıtlar doğurmasın, umudun Pazarı olsun…

Fernando Pessoa gibi söylersek, “vücudumuzu yıkayıp temizlediğimiz gibi, kaderimizi de yıkayıp temizlememiz gerekiyor. Kıyafet değiştirir gibi hayatımızı da değiştirmeliyiz.

Hayır, yemek yerken ve uyurken yaptığımız gibi hayatta kalmak için değil.

Kendimize karşı üçüncü bir kişi gibi saygı gösterdiğimiz için.”

Evet, üçüncü kişiden beklediğimiz saygıyı kendimize göstermeye başladığımız zaman kaderimizi değiştirebiliriz.

Ve  o zaman, Pazar melankolisinden bir nebze arınmış olabiliriz… 

Kaynak: “Bir Pazar!” – Niyazi Kızılyürek